12 Ekim 2011 Çarşamba


Hayat, Mayat

Hayat, mayat diyorlar
Benim gözüm mayat`ta.
Hayatın eksiği var:
Hayat eksik hayatta.

Takınsam, kanat, manat;
Kuş, muş olsam seğirtsem.
Bomboş vatana inat,
Matan`a doğru gitsem...

Necip Fazıl Kısakürek

14 Ağustos 2011 Pazar

Masallar diyarında gördüğüm düşün psikolojik tahlili ;)

Sanırım tahlilimi hikayeyi yazarkenki ruh halimi ve o süreci anlatarak yapmaya başlasam güzel olacak. Şöyle ki efendim; Türkçe öğretmenimiz masal yazma ödevi vermişti. Ben kompozisyon yazılılarında olduğu gibi nasıl bir giriş yapacağımı düşüne durayım birden böyle çocukça bir ilham gelip zihnimin içerisindeki tellere konuverdi :) Masal işte nasıl başlayacaksın ki klasik "bir varmış bir yokmuş" ya da "evvel zaman içinde kalbur saman içinde" diyeceksiniz belki ama demek istediğim masala nasıl başlayacağım. Neyse efendim başladım ben yazmaya. Kendimce hesaplar yapıyorum. Amacım sadece bir masal yazmak ve ödevi teslim etmek. Yani aslında bana kalırsa psikolojik tahlil yapacak bir yanı yok bence bu masalın. Çünkü yazarken kendimce matematiksel ve mantıksal bazı hesaplamalar yapıyorum; ıslık çalarak gelsin ki baba çocukların kavgasını bağırmasını duymasın diyorum:) Masal nihayetinde ama bir mantık olması lazım canım. Babanın da bir şekilde öğrenmesi lazım bu olayı ki bağlayalım masalımızı bir sonuca. Onun için de hemen bir çare bulup babanın kârsız günüde şarkı söylemediğini anlatıyorum sevgili okuyucularıma. Aslında bu ne okuyan ne de dinleyen için yazılmış bir masal, sadece ödevi yapma amaçlı:) Neyse efendim gelelim masalımızın sonuna; tabi kötüler cezasını bulup, iyiler mutlu oluyor, bu yüzden her masalın sonunda olduğu gibi sadistçe elma düşürmeliyim birilerinin kafasına. Ama onu da kimseye bırakmak istemiyorum, o yüzden diyorum ki biri yazanın(ki bu benim), biri okuyanın(masalımız sınıfta okunacaktı o yüzden bu da benim) biri de mutlu baba ile oğlunun başına(bunlar da benim masal kahramanlarım). Yani hepsi bana ya da benim oluşturduğum kahramanlara. Ne hocama ne de sınıfta beni dinleyenlere bir şey verme niyetinde değilim anlayacağınız.

Gelelim işin psikolojik kısmına; bu hikayeyi (olabildiğim kadarıyla) bir psikolog gözüyle değerlendirirsem öncelikle şunu sorarım kendime: "Neden baba ve oğullar". Bu çocuğun kendi cinsiyle bir problemi mi var?  Çünkü bir kişiye resim çizmesini söylediğimizde eğer karşı cinsi çiziyorsa o kişinin kendi cinsiyle bir sıkıntısı olabileceği yorumunu yapabiliyoruz. Aslına bakarsak ben resim çizme testinde de karşı cinsi çizerim ama bu tamamen işin kolayına kaçmamdan kaynaklanıyor. Kız resmindeki saç küpe vs.. ayrıntılarıyla uğraşmak işime gelmiyor:) Buna bağlı olarak da karşı cinsin kahramanı olduğu bir masal anlatmak da böyle olabilir belki. Ve sonra hep hatası bulunmaya çalışılan ve abileri tarafından hor görülüp kıskanılan bir çocuk. Babası bu çocuğu çok seviyor, öyle ki diğer kardeşleri kıskanıyor. Herhalde çocuk mutsuz ve kardeşleri tarafından hep kızılan eleştirilen biri derdim. Ortalıkta bir anne figürümüz de yok, buna bağlı olarak da anne ile duygusal bir bağ eksiliğinden bahsetmem de olasıdır.

Fakat dönüp kendime baktığımda bu tahlillerden hiç bir iz bulamıyorum:) Çünkü hiç bir zaman bu kadar içli bir çocuk olduğumu hatırlamıyorum. Herhalde bu tarafımdan uydurulmuş, acele ile öğretmenine teslim edilmek için yazılmış araya mantıksal öğelerin sıkıştırıldığı ve hasbel kader bir okul kitapçığında yayınlanmış bir masal:)

İyi okumalar efendim:)

Bir var'ız... Bir yok'uz...

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Masallar diyarında bir düş gördüm; Bir vardım... Bir yoktum...



"Bundan 9 sene evvel ortaokul 1. sınıfta yani 12 yaşında Türkçe öğretmenimizin verdiği ödev üzere (hatırladığım kadarıyla) yazdığım ilk masal ve yayınlanmış ilk eserim "Üç Kardeşler". Aslında yayınlanacağını ve hocamız tarafından bir kitapçık haline getirileceğini hiç tahmin etmemiştim:) Fakat koskoca okuldan 10-15 kadar kişi ve sınıfımızdan da sadece ben yazdığım için sanırım küçük bir jest yapmak istemiş hocalarımız. Ben de yememiş içmemiş o zamandan bu zamana 2 kere taşınmış olmamıza rağmen gayri ihtiyari saklamışım bu kitapçığı. Hadi okuyalım bakalım; Ne varmış... Ne yokmuş..."


ÜÇ KARDEŞLER 
Bir varmış, bir yokmuş Allah'ın kulu çokmuş. Eskiden bir adam yaşarmış. Bu adamın üç çocuğu varmış. Bu çocukların annesi yokmuş. Ama babaları bunlara çok iyi bakarmış. Adamın en küçük oğlu çok terbiyeli, çok iyi kalpliymiş. Babaları bu yüzden en küçük oğlunu çok severmiş. Ama ağabeyleri ise çok sinirli, çok kötü kalpli ve kıskançlarmış. Babaları en küçük kardeşlerini çok sevdiğinden onu çok kıskanırlarmış. Bu nedenle ufacık bir tartışmada onda bir hata bulmaya çalışıp dururlarmış. Bunlarla da yetinmeyip onu babaları evden çıktığında hep döverlermiş. Küçük çocuk da hıçkırıklarla ağlarmış. Babaları hep kârla eve geldiğinden neşeli neşeli şarkılar söylermiş. Bu nedenle küçük oğlunun ağlama sesini duymaz, büyük oğulları da anlar, küçük kardeşlerini sustururlarmış.

Günler böyle sürüp gidiyormuş. Bir gün yine babaları işten dönüyormuş. Ama bu sefer fazla kârı olmadığından pek keyifli değilmiş ve eve doğru sessizce geliyormuş. Bu nedenle oğulları da babalarının geldiğini anlamamışlar ve babaları eve geldiğinde vaziyeti görmüş. Neden kardeşlerini dövdüklerini sorduğunda yalan söylemeye kalkışmışlar. Ama ne çare, Allah ikisini de yalan söylemeden bir taş haline getirmiş.

Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş; biri yazanın, biri okuyanın, biri ise mutlu baba ile oğlunun başına...




"Bundan sonra da sanırım lise 1 de bir hikaye yazmıştım o da Edebiyat hocamızın verdiği bir ödev üzerine: ) Beğenilmişti ve ödül olarak "Ümit Meriç'in" evine gitmiştik 10 kişi arkadaş ve bir hocamız. Fakat ne yazık ki onun bir kopyası ya da kayıtlı bir kitapçığı yok elimde..." 

12 Ağustos 2011 Cuma

Yavaşla(!)yalım biraz


Öğlen 3-4 sularında, bir İETT durağına gitmiş beni eve götürecek otobüsü beklemekteyim. Otobüslerin o yeni erguvan rengi yine görür görmez içimi ısıttı. Diğer insanlar ne hissediyor bilmiyorum ama benim içim ısınıyor şöyle bir pozitif enerjiyle doluyorum görünce o rengi :) Halkımızın da hakkını yememek lazım, çünkü bir oylama sonucu insanlarımızın ortak beğenisi ve kararı. Neyse efendim, ben meseleye döneyim. Bir 5-10 dakika kadar bekledikten sonra erguvan rengi otobüsüm salına salına geliyor durağa. Yaz, Ramazan, kalabalık ve oruç.. Atmosferi düşünün. Otobüsün direksiyonunda sabahtan beri direksiyon sallamakta olan şoför amcamız, içerisinde ise her biri ayrı dünya olan, farklı dertleri meşguliyetleri olan kimi küçük, kimi büyük, kimi çocuk, kimi genç insan topluluğu..

Durmakta olan otobüse büyük bir dikkat ve serilikle bindim. Malum pek hoşlanmaz bizim şoförlerimiz beklemekten, o yüzden iki ayağı bir pabuca girer insanların sanki hepsi bir yere yetişeceklermiş gibi. Girdiğimde içeride boğuk bir hava, içerisi sürekli klimaya maruz kalmaktan ve oksijensizlikten bunalmış. Ben arka tarafa doğru ilerlerken şoför kızıyor otobüstekilere: "Basmayın düğmelere inmeyecekseniz!" Arkadan yaşlı bir amca onun da iki ayağı bir pabuca girmiş ve belki oruçlu: "Düğmeye bastık" diye sesleniyor öne sesini duyurmaya çalışarak. Şoför biraz da ona bozuluyor açtım neden inmedin diye ama tam hızlanmadan henüz durduruyor arabayı. Amca da benim gibi aceleyle iniyor otobüsten, şoför korkusuna. Arkadan sesler yükseliyor: "Amca yaşlı hemen inemedi.. Biraz bekle.. Allah bilir ne zaman bastı düğmeye..." vs... Hemen yanımda da yurdum insanı hayattan soğumuş hep şikayet halinde olan orta yaşlarda siz deyin abla ben diyeyim bir teyze var. O da ekledi bir şeyler pek hatırlayamadığım. Onun yan tarafında da başka bir teyze daha, o daha bir sakin, kendi halinde. Arkamda bir küçük kız çocuğu 4-5 yaşlarında. Bıcır bıcır konuşuyor annesine bir şeyler soruyor, annesi de cevap veriyor sabredebildiği kadar. Yanımdaki o orta yaşlı teyze hiç durmadan, yaklaşık 5 dakika kadar otobüsten in(e)meyen amca hakkında konuştu durdu. Şöyle de böyle de.. Arkamdaki kız da soruyor annesine bir şeyler annesi de ona anlatıyor. Çocuk işte nasıl susturasın ki.. Yanımdaki ablaya da yeni malzeme çıkıyor konuşmak için "Eyvah yol boyunca bunları çekeceğiz". Bir de yazık yan tarafındaki sessiz sakin teyzeyi de almış hedefine ona dertlenip duruyor. Teyze gülümsüyor kafa sallıyor ama nafile, kadın ısrarla birilerini gıybetini yapmaya çalışıyor. Derken yeni bir malzeme çıkıyor; yolculardan bir bayanın telefonu garip bir şekilde birkaç kez çalıyor. Bu sefer onunla ilgili konuşmaya başlıyor. Yan taraftaki teyze bir ara duymuyor onu ama kaçırır mı bizim ki elini sallıyor dürtüyor kadını yine söylüyor içinde kalmasına izin vermeden bu ne diye. Birkaç durak sonra başka bir abla biniyor otobüse, bizimkinin yeni hedefi. Pek tat alamadı sessiz teyzemizden, olmuyor öyle kuru kuruya danışıklı dövüşsüz gıybet. Başlıyor yine bizimki anlatmaya ama bu sefer yeni hedefi var kendine seçtiği. Belki daha tatlı, daha zevklidir bu ablayla onu bunu çekiştirmek. Ama nafile, ondan da pek keyif alamayınca, otobüsümüze de yeni birisi binmeyince oracıkta dedikodunun tadı ablamızın damağında kalıyor. Bir kaç durak sonra da zaten ben iniyorum otobüsten yine sanki bir şeye yetişecekmiş arkamdan atlılar kovalıyormuş gibi..

Ah be yurdumun insanları.. Şehir hayatı.. Şu koca İstanbul, koca koca binalar, lüks arabalar, boş yollardaki hız yarışları, otobüs yakalamalar, işe yetişmeler okula uyanmalar... Rahatlasak hep birlikte, anlaşıp otursak hepimiz bir sandalyeye, sonra gevşesek ve hep birlikte derin bir nefes alsak, sonra da o nefesi uzun uzun, hissede hissede versek.. Yavaşlasak ya biraz..

Bence hiç fena olmaz ;)

13 Haziran 2011 Pazartesi

Amaç ve Amaçsızlık

Şunu farkettim ki insan bir şey yaparken bir amacı varsa sabretmek de sebat etmek de daha kolay oluyor. Zamanın su gibi akıp geçtiği şu çağlarda sabır, zamana karşı durabilmek, beklemek en zor şeylerden biri. Böyle olmasına rağmen en zor ama en hızlı geçen şey ise "zaman". Bir saat geçmesi için zor sabrederken bakıyorsun ki gün bitmiş, bir gün geçmesini bekliyorken bakıyorsun haftalar bitmiş. Peki amaç ve zamanın nasıl bir ilişkisi var? Şöyle anlatabilirim, mesela; biri bana dese ki her gün 15 dakika şurada hiç kalkmadan oturacaksın ve bunun sonunda çok faydalar alacaksın ya da 20 dakika şu işi şurada oturarak yapacaksın, ondan da çok fayda alacaksın fakat bir şey yapmadan oturduğunda aldığın fayda (yani 15 dakika oturduğunda) daha fazla olacak. İlk bakışta insana 15 dakika sadece oturmak daha kolay geliyor hem faydası da daha fazla. Fakat ben şunu farkettim ki 15 dakika bir şey yapmadan oturmak 20 dakika bir şeyler yaparak oturmaktan çok daha ağır geliyor bana. Bir amacım varken daha uzun da olsa daha kolay geliyor. Tabi bu bir benzetmeydi. Her şeyin de kendi içinde inceliği var. Teşbihte hata olmaz der büyükler. Kızmasın kimse bana bu benzetmelerimden ötürü: )

Mesela ben şu yazıyı yazarken on-on beş dakika geçmiştir herhalde ve ben de hiç fark etmedim, çünkü bir şeyle uğraşıyorum, fakat öylesine oturup bekleseydim yarım saat olmuş gibi gelecekti vesaire vesaire...

Amaç önemli vesselam, zaman da.

10 Haziran 2011 Cuma

Bir gün içinde iki ilginç şey

İsmek'i hepimiz biliriz. İstanbul meslek edindirme kursları sanırım açılımı. Arapça, ahşap boyama, ingilizce el sanatları vs.. gibi kurslar veriliyor. Geçen hafta bir sabah, gideceğim yerin henüz açılmaması sebebiyle yolum düştü bir İsmek şubesine. Tanıdık biri Arapça dersi alıyormuş, ben de misafir oldum bir saatliğine. Tabi bir psikolog adayı olarak incelemeye başladım insanları. Çünkü bildiğimiz sınıftan çok daha farklıydı. Yaşlı teyzeler, emekli amcalar, kimi ev hanımı, kimi yabancı uyruklu. Bazısı sessiz kendi halinde, bazısı da hiç susmayan yaramaz öğrenci gibi, fakat en garibi yaş ortalaması 40-45. Türkiye geneline şöyle bir baktığımız zaman bu yaşlardaki kadınlar sabah başlar bir temizlik ve yemek telaşesiyle akşama kadar kocalarının ya da çocuklarının gelmesiyle son bulur maraton. Çoğunluğu hayat gayesini yaşama heyecanını kaybetmiştir ama burada farkettim ki buraya gelen insanlar hala bir şeyler öğrenebilme peşinde. Kimse inkar edemez çünkü kolay değil 50-60 yaşına gelip de yeni bir dil öğrenmek, hatta bırak öğrenmeye çalışmayı böyle bir işe girişmek. Neyse, sınıfı izlerken şunu farkettim, insan yaşlandıkça çocukluğuna döner derler ya hani (dişleri dökülür, Allah korusun kiminin altı bezlenir huysuzlaşmaya başlarlar) aslında her konuda çocuk gibi olmaya başlıyorlar. Hiç bir anaokuluna veya bir ilköğretim sınıfına gidip de çocukları izleme şansı buldunuz mu bilmiyorum ama çocuklar sürekli bir hareket halindedir. Yaşadıkları her şeyi öğretmenlerine anlatırlar ve bir onaylanma ihtiyacı hissederler. Amcalardan biri ile hoca arasında geçen diyalog bunu hatırlattı bana. Amca başlıyor:

-Hocam sabah yumurta kırdım iki tane, ilaç içmek için, aç karınına içemiyorum hanım da evde yok vs.. Bunu Arapça olarak nasıl söyleyebilirim: ) Haliyle hoca da gülümsedi ve söyledi "Bugün iki yumurta kırdım"ın Arapçasını.
Ve hocanın her söylediğinin ardından tekrar eden hızlıca cevap vermeye çalışan bir başkası..:) Güzel insanlar vesselam...

Akşamında ise bir sosyal tesiste arkadaşımla oturuyorduk. Siparişi almak üzere garson yanımıza geldi. Garsona Cola Turka var mı diye sordum. Bana olduğunu, zaten Cola Turka sattıklarını söyledi. Sonra ilk defa birisinin Cola Turka sorduğunu görüyorum genelde Coca Cola sorarlar diye ekledi. Ben de ilk kez Cola Turka satan bir yer gördüğümü söyledim ve garson esrarengiz (!) bir ses tonuyla ekledi, zaten AKP'nin belediye diye. Sanki bir sır paylaşıyordu başkalarıyla paylaşamadığı. Asıl garip ve komik olan garsonun ses tonu ve kıyafetimiz ile oturuşumuzun insanlara bir şeyler paylaşırkenki etkisi.:)