Öğlen 3-4 sularında, bir İETT durağına gitmiş beni eve götürecek otobüsü beklemekteyim. Otobüslerin o yeni erguvan rengi yine görür görmez içimi ısıttı. Diğer insanlar ne hissediyor bilmiyorum ama benim içim ısınıyor şöyle bir pozitif enerjiyle doluyorum görünce o rengi :) Halkımızın da hakkını yememek lazım, çünkü bir oylama sonucu insanlarımızın ortak beğenisi ve kararı. Neyse efendim, ben meseleye döneyim. Bir 5-10 dakika kadar bekledikten sonra erguvan rengi otobüsüm salına salına geliyor durağa. Yaz, Ramazan, kalabalık ve oruç.. Atmosferi düşünün. Otobüsün direksiyonunda sabahtan beri direksiyon sallamakta olan şoför amcamız, içerisinde ise her biri ayrı dünya olan, farklı dertleri meşguliyetleri olan kimi küçük, kimi büyük, kimi çocuk, kimi genç insan topluluğu..
Durmakta olan otobüse büyük bir dikkat ve serilikle bindim. Malum pek hoşlanmaz bizim şoförlerimiz beklemekten, o yüzden iki ayağı bir pabuca girer insanların sanki hepsi bir yere yetişeceklermiş gibi. Girdiğimde içeride boğuk bir hava, içerisi sürekli klimaya maruz kalmaktan ve oksijensizlikten bunalmış. Ben arka tarafa doğru ilerlerken şoför kızıyor otobüstekilere: "Basmayın düğmelere inmeyecekseniz!" Arkadan yaşlı bir amca onun da iki ayağı bir pabuca girmiş ve belki oruçlu: "Düğmeye bastık" diye sesleniyor öne sesini duyurmaya çalışarak. Şoför biraz da ona bozuluyor açtım neden inmedin diye ama tam hızlanmadan henüz durduruyor arabayı. Amca da benim gibi aceleyle iniyor otobüsten, şoför korkusuna. Arkadan sesler yükseliyor: "Amca yaşlı hemen inemedi.. Biraz bekle.. Allah bilir ne zaman bastı düğmeye..." vs... Hemen yanımda da yurdum insanı hayattan soğumuş hep şikayet halinde olan orta yaşlarda siz deyin abla ben diyeyim bir teyze var. O da ekledi bir şeyler pek hatırlayamadığım. Onun yan tarafında da başka bir teyze daha, o daha bir sakin, kendi halinde. Arkamda bir küçük kız çocuğu 4-5 yaşlarında. Bıcır bıcır konuşuyor annesine bir şeyler soruyor, annesi de cevap veriyor sabredebildiği kadar. Yanımdaki o orta yaşlı teyze hiç durmadan, yaklaşık 5 dakika kadar otobüsten in(e)meyen amca hakkında konuştu durdu. Şöyle de böyle de.. Arkamdaki kız da soruyor annesine bir şeyler annesi de ona anlatıyor. Çocuk işte nasıl susturasın ki.. Yanımdaki ablaya da yeni malzeme çıkıyor konuşmak için "Eyvah yol boyunca bunları çekeceğiz". Bir de yazık yan tarafındaki sessiz sakin teyzeyi de almış hedefine ona dertlenip duruyor. Teyze gülümsüyor kafa sallıyor ama nafile, kadın ısrarla birilerini gıybetini yapmaya çalışıyor. Derken yeni bir malzeme çıkıyor; yolculardan bir bayanın telefonu garip bir şekilde birkaç kez çalıyor. Bu sefer onunla ilgili konuşmaya başlıyor. Yan taraftaki teyze bir ara duymuyor onu ama kaçırır mı bizim ki elini sallıyor dürtüyor kadını yine söylüyor içinde kalmasına izin vermeden bu ne diye. Birkaç durak sonra başka bir abla biniyor otobüse, bizimkinin yeni hedefi. Pek tat alamadı sessiz teyzemizden, olmuyor öyle kuru kuruya danışıklı dövüşsüz gıybet. Başlıyor yine bizimki anlatmaya ama bu sefer yeni hedefi var kendine seçtiği. Belki daha tatlı, daha zevklidir bu ablayla onu bunu çekiştirmek. Ama nafile, ondan da pek keyif alamayınca, otobüsümüze de yeni birisi binmeyince oracıkta dedikodunun tadı ablamızın damağında kalıyor. Bir kaç durak sonra da zaten ben iniyorum otobüsten yine sanki bir şeye yetişecekmiş arkamdan atlılar kovalıyormuş gibi..
Ah be yurdumun insanları.. Şehir hayatı.. Şu koca İstanbul, koca koca binalar, lüks arabalar, boş yollardaki hız yarışları, otobüs yakalamalar, işe yetişmeler okula uyanmalar... Rahatlasak hep birlikte, anlaşıp otursak hepimiz bir sandalyeye, sonra gevşesek ve hep birlikte derin bir nefes alsak, sonra da o nefesi uzun uzun, hissede hissede versek.. Yavaşlasak ya biraz..
Bence hiç fena olmaz ;)